AVRUPA BİRLİĞİ İLE HİNDİSTAN ARASINDA 2026 YILI BAŞINDA SONUÇLANDIRILAN SERBEST TİCARET ANLAŞMASI, YALNIZCA İKİ TARAF ARASINDAKİ TİCARİ İLİŞKİLERİ DERİNLEŞTİREN TEKNİK BİR METİN OLARAK DEĞİL, AYNI ZAMANDA AVRUPA’NIN DEĞİŞEN KÜRESEL DENGELER KARŞISINDA NASIL BİR YOL HARİTASI ÇİZDİĞİNİ GÖSTEREN STRATEJİK BİR HAMLE OLARAK OKUNMALIDIR.
Dünya ekonomisinin büyüme ekseni giderek Asya’ya kayıyor. ABD’nin daha korumacı bir çizgi izlediği ve Çin ile yaşanan • 76 jeopolitik ve ekonomik kutuplaşmanın derinleştiği bu süreçte, Avrupa Birliği ise gözünü hızlı büyüyen ve devasa bir iç pazara sahip olan Hindistan’a çevirmiş durumda. Yıllık ortalama yüzde 6’nın üzerinde büyüyen, 1,4 milyarı aşan nüfusu ve genişleyen orta sınıfıyla Hindistan, Avrupa için hem yeni bir pazar hem de tedarik zincirlerini çeşitlendirmek adına güçlü bir alternatif sunuyor. AB ile Hindistan arasında kurulan anlaşma, Avrupa Birliği’nin bugüne kadar imzaladığı en kapsamlı ve iddialı serbest ticaret anlaşmalarından biri olarak dikkat çekiyor. Anlaşma kapsamında AB’nin Hindistan’a ihracatında malların yaklaşık yüzde 96’sında gümrük vergilerinin kaldırılması veya önemli ölçüde düşürülmesi öngörülürken, Avrupa Komisyonu’nun hesaplamalarına göre bu düzenleme orta vadede AB ihracatını neredeyse iki katına çıkaracak, yılda yaklaşık 4 milyar avroluk gümrük vergisi tasarrufu sağlayacak ve başta otomotiv, makine, kimya, ilaç, hizmetler ve tarım-gıda sektörleri olmak üzere Avrupa şirketlerine Hindistan pazarında ciddi bir rekabet üstünlüğü kazandıracak. Diğer yandan, fikri mülkiyet haklarının güçlendirilmesi, hizmetler sektöründe derin açılımlar ve sürdürülebilirlik başlıklarının anlaşmaya dâhil edilmesi de bu metni klasik bir ticaret anlaşmasının ötesine taşıyan unsurlar olarak gösteriliyor. Aslında AB ile Hindistan arasındaki ekonomik ilişkiler uzun süredir güçlenme eğilimindeydi. 2024 itibarıyla iki taraf arasındaki mal ticareti 120 milyar avroyu aşmış, hizmetler ticareti ise yaklaşık 60 milyar avroya ulaşmıştı. Bununla birlikte, AB, Hindistan’ın en büyük ticaret ortaklarından biri konumundayken, Hindistan AB için henüz ilk sıralarda yer almıyor. Bu durum ise Avrupa açısından Hindistan’ın hâlâ “yüksek potansiyelli” bir pazar olarak görüldüğünü bize söylüyor. Son 10 yılda ticaret hacmindeki yaklaşık yüzde 90’lık artış ve AB’nin Hindistan’daki doğrudan yatırımlarındaki hızlı yükseliş, STA ile bu ilişkinin çok daha derinleşeceğine de işaret ediyor. Bu tablo, Türkiye açısındansa daha karmaşık ve zorlayıcı bir anlam taşıyor. AB’nin Hindistan (ve MERCOSUR gibi diğer bölgelerle) yeni serbest ticaret anlaşmaları imzalaması, Türkiye’nin Gümrük Birliği kapsamında bu ülkelere yönelik eş zamanlı ve simetrik bir tercihli ticaret mekanizmasına sahip olmaması nedeniyle, rekabet gücünü artırmaktan ziyade görece bir uyum baskısı altına girme riskini artırıyor. Söz konusu uyum baskısı; Türkiye’nin Gümrük Birliği çerçevesinde AB’nin düzenleyici ve teknik standartlarına tam uyum yükümlülüğünü sürdürürken, AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarından kaynaklanan pazar erişimi ve tarife avantajlarından eş zamanlı olarak yararlanamaması sonucunda ortaya çıkan yapısal bir dengesizliği ifade ediyor. Sorunun yalnızca hukuki ya da teknik bir entegrasyon meselesi olmadığı açık. Diğer yandan, Türkiye’de son yıllarda uygulanan ekonomi politikaları da bu kırılganlığı derinleştiriyor. Döviz kurunun uzun süre baskı altında tutulması, maliyetlerin hızlı artışı ve öngörülebilirliğin kaybolması, Türkiye’yi Avrupa açısından pahalı ve riskli bir üretim merkezi hâline getirirken, fiyat baskılı segmentlerde Çin, Bangladeş ve benzeri ülkelerle rekabet edemediğimiz zaten kabul edilmiş durumda. Asıl çarpıcı olan ise katma değerli ve üst segment ürün üreten firmaların bile Avrupa’daki rakiplerine kıyasla yüzde 10 ila yüzde 30 daha pahalı hâle gelmiş olması. Avrupalı alıcılar doğal olarak alternatif arayışına yönelirken, Hindistan bu alternatiflerin üst sıralarına yükselişini sürdürüyor. Türkiye-Hindistan ticaret verileri de bu eğilimi doğruluyor. Son yıllarda iki ülke arasındaki dış ticaret açığında sınırlı bir iyileşme görülse de bu gelişme büyük ölçüde mineral yakıtlar ve yağlar kaleminden kaynaklanıyor. Taşıtlar, makineler, elektrikli ekipmanlar ve kimyasallar gibi sanayi ürünlerinde ise yapısal açığın devam ettiği görülüyor. AB’nin Hindistan pazarına sağladığı ayrıcalıklı erişim, bu sektörlerde faaliyet gösteren Türk firmaları açısından rekabeti daha da sertleştirecekken, Avrupa şirketlerinin üretim ve tedarik zinciri stratejilerinde Hindistan’ın giderek daha merkezi bir konuma gelecek olması ise Türkiye’nin Avrupa merkezli değer zincirlerindeki göreli ağırlığını zayıflatma riski oluşturuyor. Bu noktada sıkça dile getirilen Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesi önemini korumakla birlikte, tek başına yeterli bir çözüm olarak görülmemeli. AB-Hindistan ve AB-MERCOSUR gibi anlaşmaların yarattığı baskı, yalnızca teknik bir güncelleme ile ortadan kalkmayacak. Asıl kritik soru, Türkiye’nin sanayi ve rekabet stratejisinin geleceğine ilişkindir: Hangi sektörlerde, hangi teknoloji düzeyinde ve hangi maliyet yapısıyla küresel rekabete katılınacağı netleşmeden, ticaret anlaşmalarındaki asimetriyi gidermek mümkün değildir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde AB-Hindistan serbest ticaret anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye’nin Avrupa karşısındaki göreli avantajlarının daha da aşınacağını şimdiden söyleyebiliriz. Aslen bu gelişme, yalnızca dış ticaret politikası açısından değil, Türkiye’nin genel ekonomik yönelimi bakımından da güçlü bir uyarı niteliği taşıyor: Avrupa yeni pazarlar ve yeni ortaklarla yol alırken, Türkiye’nin bu yeni düzende nerede duracağı sorusu giderek daha yıkıcı hale geliyor.
